YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE - I
Mehmet AĞAR

Mehmet AĞAR

YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE - I

14 Mart 2019 - 18:52

“Darbecilik tutkusu, fırsatını buldu mu nükseden bulaşıcı bir hastalıktır” demiştim bir aralar. Bu kanaatımı hala muhafaza ediyorum. Ancak bu bulaşıcı hastalığa bir tane daha eklemek lazım. O da cahiliye adeti olarak öğrene geldiğimiz asabiyyetçilik hastalığıdır. Yani sureten çok naif ve munis gözüken; ancak gerçekte çabucak yayılan ve salgın bir hastalık olan dayatmacı, mütehakkim milliyetçilik. Kendisi dışındakilere benliklerini inkar ettiren ve ancak o şekilde onlara yaşam hakkı tanıyan; bu olmadığı takdirde ise dışlayacı, ötekileştirici, toptancı ve küçümseyici, klinik bir vaka haline gelen milliyetçilik.

Milliyetçilik ideolojisi siyasal olarak hiçbir zaman Türkiye’de hakim bir ideoloji olmadı. Olmadı çünkü olamazdı. Her ne kadar zorlama izahlar yapılsa da Milliyetçilik, Türkiye’de kahir ekseriyetle uygulanacak bir ideoloji değildir. Türkiye’de milliyetçilik demek; demokrasinin, insan haklarının, farklı düşünceye toleransın vb. sekteye uğraması ve ikinci plana atılması demektir. Bu durumun da kabul edilmesi düşünülemez. Hatta Türkiye’de milliyetçiliğin ki en güçlü fraksiyonu mukaddesatçı, muhafazakar milliyetçiliktir; güçlenmesi ve toplumda yer edinmesi ilginç bir şekilde İslamcılığın güçlenmesi ile mümkün olmuştur.

Siyasal İslamcılığın Türkiye’de taban kazanması ile birlikte, azınlık bir tabana sahip olan milliyetçiler endişelendiler. Kendilerinin az olan tabanlarını da kaybetme riski ile karşı karşıya kalan milliyetçiler çareyi ideolojilerine İslami bir renk katmada buldular. Ondan sonradır ki milliyetçiler “Tanrı dağı kadar Türk; Hira dağı kadar Müslüman” oldular. Bu şekilde zaman zaman tabanları artsa dahi iktidar olacak güce hiçbir zaman gelmediler. Kendilerine oy verenler duruma göre merkez sağ partilerine kaydılar. Ancak merkez sağ partiler içerisinde de milliyetçi bir damar hiçbir zaman eksik olmadı. Zaman zaman milliyetçi partilere veya merkez sağ partilerindeki milliyetçi damarlara fırsat verilince çok iyi bir şekilde bürokrasi de örgütlendiler ve oralarda kalmayı başardılar. Kimi zaman bu yapılanma devleti büyük gailelerden kurtardı; ancak kimi zamanda devletin başına, toplumsal birlikteliğe zarar veren söylemler ve uygulamalar sebebiyle, gaileler açtı.

Kaderin bir cilvesine bakın ki; ne zaman ülkede bir kriz veya bir sancılı dönem varsa milliyetçilik de o oranda artmıştır. Bazı arkadaşların şunu dediğini duyar gibiyim: “Ülkenin zor durumlarında milliyetçiliğin yükselmesi, milliyetçiliğin bir emniyet sübabı vazifesi görmesinden ve bu ülkenin birliğinin teminatı olmasından ileri geliyor”. Bu irrasyonel bir tavırdır. Hatta travmatik bir tepkidir. Bu izah tarzı, geçmişi öğrenip bugüne bakmaktan ziyade; geçmişe saplanıp kalmaktır. Kırım’ın elden çıkması, Balkan yenilgileri, Arap vilayetlerin isyanı ve en  sonunda imparatorluğun yıkılması toplumumuza ağır bir travma yaşattı. Kliniklik vaka haline geldik toplum olarak. Bu süreçleri göz önüne aldığımda rasyonel olmayan bu tepkileri kabul etmesem dahi anlamaya çalışırım; fakat belli bir zamana kadar ancak. Tıfıllık devresini geçtiğimiz ülkemizde her başımız ağrıdığında milliyetçiliğe koşacaksak, bir arpa yol alamayız.

 Peki bir kere de milliyetçiliğe başka bir pencereden bakmayı denesek olmaz mı? Mesela ben de şöyle düşünüyorum: özellikle son yıllardaki ekonomik, siyasal, toplumsal, askeri ve dini alanlardaki gelişmeleri işin içine kattığımızda ülke olarak sancılı dönemlerden geçiyoruz. Nasıl ki ferdi hayatımızda, işler yolunda gitmediği zaman sinirlerimiz gergin ve asabımız bozuk oluyorsa, ülkemizin bu zor dönemlerinde toplumsal olarak da sinirler gergin ve asabımız bozuk oluyor. Bu da kendisiyle beraber bir kaçış yolu olarak toplumu asabiyyetçiliğe yani milliyetçiliğe sevk ediyor. Ne yapacağını şaşıran ve canı sıkılan toplum, irrasyonel bir davranış göstererek tepkisini dile getiriyor. Yani aslında milliyetçilik ortaya çıkmak ve yayılmak için cerahatlı doku bekleyen sinsi bir hastalık gibi zaman kolluyor. Ondan dolayı karışık zamanlarda yükselişe geçiyor.

Yazımı bir soruyla bitirmek istiyorum: Siz hiç işi rast gitmeyince bağırıp çağıran, etrafı yakıp yıkan, ağzına geleni söyleyen, sevdiklerini kırıp geçiren bir kişinin, bu yolla işlerini yola koyduğunu, düzlüğe ve ferahlığa çıktığını gördünüz mü???

Bu yazı 895 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar